Diğer Haberler 

Kuran Değiştirilemez!

Asırlar boyunca, İslâm’a itirazlar hiç durmadan devam etmektedir. Dışarıdan İslam düşmanları tarafından idare edilen bu kampanya, içerideki düşmanların da hücumlarıyla kuvvet kazanmaktadır. Allah’tan geldiği gibi korunmuş olan Kuran’a karşı, Müslümanların itikatlarını bozmak için, İslam hakkında birçok eserler yazarak ve İslami kaynaklardan aldıkları bilgilileri kasten bozarak İslam’a saldırmaktadırlar. İslami esasları kaynağından okumadan, onların yazdıklarını okuyup inanan bazı Müslümanlar, farkında olmadan Müslümanlığa dil uzatmaktadırlar. Bu saldırılara karşı koymak için, Kuran’ı ve Kuran tarihini iyi bilmek gerekir.

Hz. Peygamber döneminde yapılan itirazlar incelendiğinde, bugün yapılan itirazların da hemen hemen aynı olduğu görülür. Dikkatle araştırıldığında, İslamiyet’in en mükemmel bir din, Müslümanın da mükemmel bir insan olduğu görülecektir. Çünkü onun hareketlerinde gösteriş yoktur; Allah için konuşur ve sevdiğini Allah için sever. En büyük dostunun Allah olduğunu bilir ve kendisini karanlıktan aydınlığa çıkaracağına inanır. (Kaynak: Prof. Dr. Süleyman ATEŞ – İslam’a İtirazlar ve Kuran-ı Kerim’den Cevaplar)

İslâm Dini, Allah Teâlâ’nın razı olduğu ve ondan başkasını da kabul etmediği bir dindir. Ayet-i kerimede, “Kim İslâm’dan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edenlerden olacaktır” (Ali İmran 85) buyrulmaktadır. Bu din, çağlar boyunca insanlığın maddi-manevi bütün ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir özelliğe sahiptir. İslam’ın kutsal kitabı olan Kuran-ı Kerim, Cebrail (a.s.) vasıtası ile son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.s.); O’ndan da bize kadar tevatür (şüphe olmayan, kuvvetli haber) yoluyla, hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir kesinlikle ulaştırılmıştır. Bütün insanlığa gönderilmiş ve bozulmadan korunacağı Allah tarafından garanti altına alınmıştır.

“Kuran’ı biz indirdik ve onun koruyucusu da biziz” (Hicr 9) ilahi hitabı, onun kıyamete kadar bâki ve daim olacağına en büyük delildir. Kâfir ve münafıklar her ne kadar bu ilâhî kitabı bozmaya çalışsalar da, Allah onun bizzat koruyucusu olduğunu bildirmiştir. Bin dört yüz yıldan bu yana bir benzeri ortaya konamamış ve kıyamete kadar da hiç kimse onun lâfzını ve hükmünü değiştiremeyecektir. Bunu anlayan küffar, Müslümanların itikatlarını bozmak için, çeşitli yollara başvururlar. Kuran’da, “Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır” (Nisa 101) buyuran Rabbimiz; küfür ehlinin, Müslümanlara olan kin ve düşmanlığının asla bitmeyeceği konusunda bizleri uyarmaktadır. (Kaynak: Ömer ÖNGÜT)

Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’de İslam’ı tebliğ etmeye başlayınca, Mekke halkını temsil ve idare eden azgın, diktatör ve o kadar da güçlü liderlerle uğraşmak zorunda kaldı. Hz. Musa’nın bir Firavun’u, Hz. İbrahim’in bir Nemrut’u vardı. Hz. Peygamber’in bu anlamda mücadele etmesi gereken çok sayıda Firavun’u ve Nemrut’u vardı. Bunlar dün vardı, bugün de vardır ve yarın da olacaklardır. Ama Kuran’ın hiçbir ayeti, tarihin dehlizinde yok olup gitmez. Çünkü Kuran, insan müdahalesinden korunmuştur.

Hz. Peygamber’e şair, kâhin, sihirbaz demelerinin altında yatan gerçek, bu ayetlerin karşısında duydukları acizliktir. Zira Mekke ve civar memleketlerde bulunan güçlü edebiyatçı ve şairler, Kuran’a nazire yapmaya çabalamış ama sonunda gülünç duruma düşmüşlerdir.
Kuran-ı Kerim hem lafzı (sözü) hem de manası itibarıyla insanların benzerini oluşturmaktan aciz oldukları mucizevi bir kitaptır. Her zaman rakiplerine meydan okuyan Kuran’ın, bir kelimesine bile müdahale edilememiştir. (Kaynak: Prof. Dr. Nihat HATİPOĞLU)

Kuran ayetlerinin, Hz. Peygamber’in sağlığında iki kapak arasına alınmamasının nedeni, vahyin ne zaman kesileceğinin bilinmemesidir. Ancak ramazan aylarında Rasûl-i Ekrem ile Cebrail’in o güne kadar inen ayetleri birbirlerine karşılıklı olarak okumaları uygulamasından Kuran’ın bir kitap şeklini alma yolunda olduğu anlaşılmaktadır. Bazı rivayetlerde, Zeyd b. Sabit ile Übey b. Kâ‘b gibi sahabilerin de, bu okumaları yakından takip ettikleri belirtilmektedir.

Hadislerden öğrenildiğine göre, Allah’ın iki elçisi, Kuran-ı Kerim’i birbirlerine okumak (mukabele etmek) üzere ramazan ayında her gece bir araya gelmekteydi. Her yıl bir defa yapılan bu karşılıklı okuma işi, Hz. Peygamber’in vefat edeceği yıl iki defa olmuştu. Arza-i ahire diye anılagelen bu son karşılaştırma Kureyş lehçesiyle yapıldığı için o günden itibaren Kuran bu lehçe ile okunmuştur. Bugün İslâm ülkelerinde, ramazan ayı süresince devam ettirilen mukabele geleneği, bu sünnete uymanın bir sonucudur.

Son okumada tertibi belirlenen Kuran, okunmaya devam ederken; Yemâme savaşı ile diğer bazı savaşlarda hâfız sahabilerden bir kısmının şehit olması, Hz. Ömer’i telâşlandırarak harekete geçirmiştir. Kuran’ın toplanması (cem) fikrini Halife Ebu Bekir’e açan Ömer, bu hususta onu ikna etmiş; Hz. Ebubekir de bu görevi Zeyd b. Sabit’e vermiştir. Yapılan duyuruyla yanlarında yazılı Kuran nüshaları ve parçaları olanların, bu metinlerin Kuran ayetleri olduğuna dair iki şahitle birlikte görevli heyete başvurmaları istenmiştir. Zeyd ve diğer heyet üyeleri son okumayı da dikkate alarak ashabın getirdiği yazılı metinleri kontrol etmiş ve yazmışlardır. Böylece Kuran eksiksiz olarak toplanmış ve Hz. Ebubekir’e teslim edilmiştir. İki kapak arasındaki “mushaf” adı verilen bu derleme; Hz. Ebu Bekir’in talimatıyla sahabenin onayını sunulmuş ve kimseden hiçbir itiraz gelmemiştir. Cem edilen bu Kuran, Hz. Ebubekir’den sonra Hz. Ömer’e, onun vefatı ile de, kızı ve aynı zamanda Rasulüllah’ın eşi olan Hafsa’ya intikal etmiştir.

Azerbaycan ve Ermenistan fethine katılan ordunun kumandanı Huzeyfe b. Yemen, Suriyeli ve Iraklı askerler arasındaki kıraat ihtilâfını görünce endişelendi; Halife Osman’ın yanına gelerek konuya bir çözüm bulmasını teklif etti. Muhtemelen başka şikâyet ve ihtilâfları da göz önünde bulunduran Halife Hz. Osman, Hafsa’nın elindeki mushafı çoğaltarak belli başlı merkezlere göndermeye karar verdi. Çoğaltma işi için, başkanlığını yine Zeyd b. Sabit’in yaptığı bir heyeti görevlendirdi. Yazımda ihtilâfa düştüklerinde Kuran’ın nâzil olduğu Kureyş lehçesini esas almalarını emretti. Yardımcılarla birlikte üyelerinin sayısı on ikiye ulaşan heyet, çalışmalarını başarıyla tamamladı ve orijinal nüsha Hz. Hafsa‘ya iade edildi. Miladi 646-651 yılları arasında gerçekleştirilen bu çalışma sonunda çoğaltılan yedi Kuran nüshası, birer okuyucu ile birlikte Mekke, Kûfe, Basra, Şam, Yemen ve Bahreyn’e gönderilmiş; bir nüsha da Medine’de bırakılmıştır. Hz. Osman, bunların dışında yazılmış Kuran sayfalarının ve özel mushafların imha edilmesini emretmiştir. Kuran’ın çoğaltılmasında esas alınan önemli iki husustan biri, surelerin sıralamasının son okuyuşta ortaya konan şekle göre yapılması; diğeri ise, değişik okuyuşlara müsait olan lehçe farklılıklarının terk edilerek, Kureyş lehçesinin esas alınmasıdır. (Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi)

Dr. Tayyar Altıkulaç’ın, Kuran-ı Kerim’in en eski elyazması metinleri, en eski mushaf nüshalarına ışık tutan “Mesâhif-i Kadime” (İlk Mushaflar Üzerine İnceleme) adlı kaynak eseri; İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) tarafından yayımlandı. Özellikle ilk mushaflar alanında günümüzün önde gelen ilim adamlarından biri olan Dr. Tayyar Altıkulaç, en eski mushaf nüshaları üzerine on beş yıla yakın bir zamana yayılan geniş kapsamlı ve titiz çalışmalar yapmıştır. İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde bulunan mushafı; Türk ve İslâm Eserleri Müzesi (TİEM) Kütüphanesi’nde ve Kahire el-Meşhedü’l-Hüseyni’de bulunan nüshaları ve Hz. Ali’ye nispet edilen mushaflardan Sana’da el-Câmiu’l-Kebir Kütüphanesi’ndeki nüshayı tahkik ederek yayımlamıştır. (Kaynak: İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi)

Diyanet İşleri Eski Başkanı Dr. Tayyar ALTIKULAÇ, uzun çalışma sonucunda orijinal mushaf ile günümüz Kuran-ı Kerim’ini kelime kelime ve harf harf kontrol ederek, aralarında herhangi bir değişikliğin olmadığını kanıtladı. Ulusal basına açıklama yapan Altıkulaç şöyle dedi: “Mushafların en eski belgelerinin kütüphanelerde saklı bulunduğunu ve bunların teknolojik gelişmelerin sonucu dijital çekim sayesinde kütüphanelerdeki mushafları dijital ortama aktararak kitap haline getirdik. Hepsi de ayrı coğrafyalarda henüz hicretin birinci asrı içinde yazılmış mushaflardır. Mushaflar birbirleriyle tam bir paralellik içinde oldukları gibi, dünyanın her yerinde okunan Kuran-ı Kerimlerle de aynı paralelliği gösteriyor. Ne fazla, ne eksik. Bu çok muhteşemdir ve huzur vericidir. Müslümanlar için çok önemli bir sonuç olarak değerlendiriyorum.” (Kaynak: Ulusal Basın, 21 Kasım 2015)

Kuran hem icazdır, hem de mucizedir. İcaz; şaşırtmak, aciz bırakmak, bir şeyin benzerini yapmada herkesi acze düşürmek demektir. Mucize ise; meydana getirilmesi insan gücünün üstünde olan, karşısındakini, benzerini yapmakta acze düşüren şey demektir. Bir terim olarak mucize, insanların yapmaktan aciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere ihsan edilen olağanüstü hal veya olaydır. Kuran’ın üstünlüğünü ve onun bir benzerinin meydana getirilemeyeceğini, edebiyatta çok ileri seviyede olan Mekkeli müşrikler bile itiraf etmişlerdir. Eşsiz bir üsluba sahip olan Kuran-ı Kerim’in, Allah kelamı olduğuna inanmak istemediler ve çeşitli bahaneler ileri sürdüler. Kimisi onun Peygamberimizin sözü olduğunu söyledi, kimisi şiir olduğunu ileri sürdü, kimisi de başka iddialar ortaya attı. Fakat Kuran’ın cezp edici özelliği karşısında onu dinlemekten de bir türlü kendilerini alamadılar.

Kuran, tüm insanları, kendisinin benzerini yazmaya çağırdığı halde, onun bir benzerini hiç kimse meydana getirememiştir. Bundan sonra da hiç kimsenin onun bir benzerini meydana getiremeyeceğini yine Kuran bildirmektedir (bk. Bakara 23, İsrâ 88). Hem geçmişten hem de gelecekten haber verilmesi, önceki peygamberler ve kavimlerinden bahsedilmesi onun Allah’tan gelen bir mucize olduğuna delildir. Kuran, her zamanda ve her mekânda geçerlidir. O, insanların ihtiyaçlarına cevap vermekte, problemlerine çözümler getirmekledir. Kuran’ın ihtiva ettiği bütün hükümler, insanları dünyada da, ahirette de ebedî mutluluğa kavuşturacak niteliktedir. Bu husus, sadece Kuran’ın nazil olduğu dönemdeki insanlar için değil, onlarla birlikle bütün insanlar için geçerlidir. (Kaynak: İslam ve İhsan)

Allah Teâlâ Kuran’ın şair veya kâhin sözü olmadığını yeminle ifade ettikten sonra, Hz. Peygamber’in onu uydurup Allah’a isnat etmesinin de mümkün olmadığını; eğer böyle bir şey yapmış olsaydı, şiddetli bir şekilde cezalandırılacağını ve hiç kimsenin de O’nu bu cezadan kurtaramayacağını haber vermiştir. “Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz buna mâni olamazdınız” (Hakka 44-47).

Çoğumuzun ezbere bildiği Tebbet suresi, Mekke’de ilk inen surelerden biridir. Bu surede dikkat çeken iki mesaj vardır: Birincisi, Kuran’ın Allah kelamı ve Hz. Muhammed’in O’nun hak peygamberi olduğu; ikincisi de azgın inkârcıların kötü sonuçlarıdır. Geleceğe ait haberlerin verildiği bu sureden dolayı birçok gayrimüslim iman etmiştir. Surede, Hz. Peygamber’in (s.a.s) amcası olan Ebu Leheb’in iman etmemesi ve Hz. Muhammed’ e düşman olması ile cehenneme gideceği ve karısının da ona sırtında odun taşıyacağı anlatılır. Bu sure indikten yedi sene sonra ölen Ebu Leheb, inatla iman etmemiştir. Hâlbuki yalandan da olsa, “iman ettim” dese ve öylece gösteriş yaparak bile yaşasaydı; o zaman bu sure hükmünü kaybetmiş, hâşâ Allah kendisi ile çelişmiş olacaktı! Böyle bir şeyin olmaması, Kuran’ın Allah lafzı olduğunun ve asla değiştirilemeyeceğinin kanıtlarından sadece biridir.

Bahtiyar Budak

Emekli Edebiyat Öğretmeni

En son Haberler