Oğuzda Odcu Şenliği Sosyal Barış Projesi mi ?

OĞUZ’UN ODCU ŞENLİĞİ SOSYAL BARIŞ PROJESİ Mİ? 

Günümüzde Beşikdüzü Oğuz köylerinde ikamet edenlerin ataları; beyliklerin Osmanlı’ya ilhakı yıllarında bağlı oldukları beyliğin (muhtemelen Karaman Beyliği) hükümran olduğu topraklardaki evlerini barklarını dönemin şartları gereği bırakıp aşağı yukarı 14. yüzyılın son günlerinde (en geç 15. yüzyılın ilk yıllarında) Kadirga Yaylasındaki Kayayurt Vadisine geldiler. Ana göç olan topluca gelişin ardından aileler münferiden de gelip topluma iltihak ettiler.  Göçmen büyüklerimiz vadi ve çevresini özgür iradeleriyle yurt edindiler. Yaz kış demeden üç dört nesil burada yaşadılar. Gözlerini bu vadide dünyaya açan yeni nesiller Hazma deresindeki Kayayurt Vadisini asli vatanları olarak algıladılar.

Trabzon’un Osmanlı Devleti tarafından fethi sırasında devlet ileri gelenleri eğitim, yönetim, kültür ve tarih yönünden bilinçli, bir o kadar da asil ruhlu olup kimsenin boyunduruğuna girmek istemeyen Kayayurt’taki Oğuz Türkleriyle iletişime geçtiler. Kayayurt’la İstanbul arasında kalıcı bağ kurmak için Oğuzlar başkent heyetince bizzat ziyaret edildi. Bu ziyaretle onurlandırılan Oğuzlara üstü açık bir cami yapılarak devletçe verilen değerin en üst derecede olduğu kanıtlandı.

Bundan kısa bir süre sonra tabiat koşulları da dikkate alınarak Kayayurt’taki atalarımıza bugünkü Oğuz toprakları kışlak, hatta yeni yurtluk olarak verildi. Geniş bir coğrafi alan Oğuz karyesine(Çakırlı, Dolanlı, Resullü, Türkelli) tahsis edildi: Kızıl Ot Suyu ve Çağmanlı Suyundan Uludereye,  Yaslıalan Tepesi ve Ağasar Başı ve Belen Boğazı ve Belen Sırtından Halil Tepesine, Küçük Halil Tepesi ve Kurt Emini Kayası ve Örümcek Boğazı Sırtından Uludere’ye, Bakıralanı Boğazından Halil Tepesine kadarki topraklar otlak, Ören Deresi ile Oğuz Deresinin kavuştuğu Dereçatı mevkiinden İnişdibi’ne kadarki bölge yerleşim merkezi olarak belirlendi.  Bu teklifin arka planında ise başkentin stratejik planlaması ve iskân politikası vardı.

Ata-babalarımız 15. yüzyılın son çeyreğinde şöyle böyle Oğuz’a yerleştiler. Yazları Kayayurt’ta, kışları Oğuz’da yaşamaya başladılar. Her baharda kesintisiz yaylaya çıktılar. Yaylayı yaylak değil bacası sürekli tütmesi gereken baba ocağı olarak kabul ettiler. Kendi konumlarına göre yukarıdaki arazilere daha doğrusu önceki asli vatana “yayla” dediler. Hatta zamanla Samsun-İstanbul yönünü “aşağı,” Gümüşhane-Erzurum yönünü “yukarı” şeklinde ifade ettiler. Oğuz’a gelen ilk kuşağın tamamı ahirete göç edince yeni nesillerce Oğuz asli vatan olarak algılanmaya başladı.

Yeni yurtlarıyla özdeşleşen bizimkiler; gökyüzünü yorgan yeryüzünü döşek yaptılar, aç gezdiler tok gezdiler, yazda yaşadılar kışta yaşadılar, köye indiler dağa çıktılar, denize az yaylaya çok gittiler, yaylak ve kışlak arasında mekik dokudular. Dünyaya baktılar; dudak büktüler, Kaynarca’yı (Kadirga) gördüler, güldüler. Nihayet Kayayurt’la birlikte Oğuz’u da yurt tuttular.

İlk defa Oğuz karyesine yerleşenler her yıl baharda yaylaya çıktılar. Odcu mevsimi geldiğinde neredeyse evlerin tamamına yakını boşaldı. Az sayıda kişi köyde nöbetçi kaldı. İlk odcular baharda ilk göçlerin gidişiyle gidenler oldu. Bu göç kervanına tüm aileler katıldı. Belli bir zaman sonra Oğuz’a ilk adımı atanlar ahirete göç ettiler. Zaman döndü, dolaştı; üçüncü ve dördüncü nesil dünyaya geldi. Oğuz’da ikinci üçüncü nesiller söz sahibi olduğunda bazı aileler odcuya iştirak etmediler, yıl boyunca köyde kalmayı tercih ettiler. Bir iki nesil geçince yeni yetişkinlerin bir bölümü yıl boyu Oğuz’da kalırken diğer çoğunluk bölümü (çokluk) ise her baharda yaylaya gitti. Odcuya gidenler ve gitmeyenler olmak üzere önceden öngörülemeyen bir ayrışma meydana geldi.  Köyde kalanlar; devamlı yaylaya giden aileler için od’a gittiler, otağa/odağa gittiler, odcuya gittiler, baba ocağına gittiler, ocakbaşına gittiler, odcular,” dediler. Eski Türkçemizde ateşe, ateşliğe, ocağa, ocakbaşına “od” denir ve Türk kültüründe özellikle devamlı tüten, tütmesi gereken ‘od’un, ateşin neredeyse aşkın bir anlamı vardır.

Cumhuriyet döneminde gurbete giden aileler, kendileri gibi gurbetçi olan komşu ailelerle henüz tanışmadıkları ilk günlerinde “Yeni gelen bu göç acaba nerelidir?” diye merak ederlerdi. Komşuları gibi kendilerini de göçer kabul ediyorlardı. Biraz para biriktirince veya çalışma hayatının sonunda memleketlerine dönmenin hayaliyle yaşıyorlardı. Ailelerin şuuraltı müktesebatında saklı anlayışa göre gurbetteki adreslerinde göçmendiler, kalıcı değil geçici idiler. Oğuz’daki odcu geleneğini sürdürenlerde de gurbetçi torunlarındaki duygular ve yaşantılar hâkimdi. Oğuz sanki geçici görev mahalli, Kayayurt ise öz vatanlarıydı.

Bu arada Oğuz’da doğup büyüyen ikinci üçüncü nesiller aynı yerde evlendiler, yuva kurdular, bağ kurdular, bahçe kurdular, geçimlerini temin etme imkânları buldular. Onlar için yaylak bir ihtiyaç olmaktan çıktı. Kabaderenin gözüne kadar Oğuz Vadisinin sağının solunun ve bu yönlerin tepelerinin çimenlik, yavşuluk, avuluk ve fundalık olduğunu düşündüğümüzde geçim ve hayvancılık için yaylaya da yüzde yüz ihtiyaç kalmadı, saydılar. Ayrıca yukarıda sınırları çizili geniş otlakları vardı. Çoğunluğu oluşturan bölümdekiler (çokluk) atalarının yolundan gittiler, odcuya gittiler, diğerleri ile ayrıştılar.

Kayayurt Vadisini asli vatan görenlerle Oğuz’u vatan algılayanlar arasında ortaya çıkan ayrışmanın sosyoekonomik ve idari sorunlara dönüşmesi riski arttı.  Toplumda kendilerini esas söz sahibi kabul eden odcular; baba ocağından uzaklaşmayı tarihten, dinden, kültürden, kimlikten, birlikten kopuş olarak değerlendirdiler. Yıl on iki ay köyde kalmayı yeğleyenleri yeniden baba ocağına gitmeleri için ikna ettiler. Onlardan yaylaya hazırlık yapanların evlerine odcu sabahı vardılar. Davulla, zurnayla, kavalla onları teşvik ettiler, hoş karşıladılar. Fazladan çalışmalar yaptılar. Hayvanlarını süslediler, atlarının başına gor (süslü, püsküllü, zilli şerit)  taktılar. Özel yemek bohçaları hazırladılar. Gün ağarmadan mahalle mahalle yola koyuldular. Koyunlarını sürdüler, sığırlarını önlerine kattılar. Ata tuta, ine çıka yürüdüler. Tepe süse, çala çağıra yolları geçtiler. Yokuşları indiler, inişleri çıktılar. Yamaçları, dağları, tepeleri aştılar, birlik ve beraberlik ruhunun coşkusuyla buluştular. Gündüzleri çimli çiçekli yerlerde, geceleyin çamların gölgesinde konakladılar. Geze toza, kona göçe, yiye içe ilerleyip şenliğin tadını çıkardılar.  Yöreye özgü olan, düdüklük ağacından yapılan düdük çaldılar. Düzgün yollarda bir çırpıda sıralı, geniş çimenlerde halkalı horon oynadılar. Kemençenin sesinde tempo tuttular. Halay çektiler, çifte bıçak oyununda kapıştılar. Cümbüş gereğince zurnalar üfürüldü, davullar dövüldü, kavallar çalındı, türküler söylendi, atışmalar yapıldı, şiirler okundu…

Üç gün süren eğlenceli yürüyüş sonunda yaylaya vardılar. Yaylaya varınca obaya münferiden girmediler. Obaya aşma saatine yüzde yüz riayet ettiler. Tüm göçlerin obanın giriş menziline gelmesini beklediler. Bu menzil Kayayurt Vadisine göre epey yüksekte bulunan âlî meydandır. Âlî; yüksek, yüce, izzetli anlamına gelir. Menzilde bekleyiş toplumun fertlerini birleyişi temsil ettiğinden manevi olarak da bu meydan âlîdir. (Bugün kullanılan Ali Meydanı galat-ı meşhur olup doğrusu âlî meydandır). Yeniden baba ocağına katılanlara odcular; “Bizim sizden üstün bir yönümüz yok. Burada bizim ne kadar hakkımız varsa sizin de o kadar hakkınız var. Siz olmadan obaya girmeyeceğiz, ortak hareket edeceğiz, bir ve beraber olacağız.” mesajı verdiler ve hep birlikte obaya indiler. Obada evi olmayanları ev sahipleri misafir ettiler. Odcu haftasında evinde en çok misafir ağırlamak gün geçtikçe övünç kaynağı oldu.

Baharda hem yayla göçü hem eğlence aynı anda yürütüldü. Göç için hazırlık ve planlamaların yapılması, kap kacak, alet edevat ve yem yiyeceklerin taşınması, hayvanların yayılması ve götürülmesi, güvenliğin sağlanması, çoluk çocuğun da çok olması gibi nedenlerle göç ve eğlence birbirine karıştı. Bir müddet sonra ikisinin bir arada yürümediğine hükmedildi ve yayla göçü ile eğlence birbirinden ayrıldı. Orak ayının ilk cumasını içine alan hafta (Temmuz’un 3. haftası) Çokluk Haftası seçildi. Bir gün bile olsa yılda bir kez yaylaya çıkılmalı ve baba ocağı ziyaret edilmeliydi. Bu ziyaret de şenlik havasında olmalıydı. Düğüne gider gibi temiz giysiler giyilmeli, usulüne uygun yenilmeli, içilmeli, ikram edilmeli, çeşmelerden abdest alınmalı, Cuma namazı kılınmalı, ata mezarlarının üzerine varılmalı, devamlı meskûn ailelere uğramalı,  eski ilişkiler hatırlanmalı ve canlandırılmalıydı.

Yaylaya bir günlük varış, son bir yüzyılın evrenine dalış demekti odcular için. Bu çok özel Cuma günü, kendi aidiyetine sahip çıkma, özünü anımsama ve yaşama, dirlik ve birlik günüydü odcular için. Ayrışmaların, ayrılmaların, kırgınlıkların terk edildiği gündü odcu günü. Odcu gününde sığırlar, koyunlar kesildi, ekmekler pilekide pişirildi, kazanlar kaynatıldı, yer sofraları kuruldu, yemekler aynı kaptan beraberce yenildi. Eldeki kumanyalar paylaşıldı, meyvelerin sebzelerin bir miktarı komşulara dağıtıldı. Davullar vuruldu, zurnalar çalındı, oyunlar oynandı, yarışmalar yapıldı, silahlar patlatıldı. Nişanlar, nikâhlar bu özel günde kıyıldı. Hutbeler okundu, Cuma namazı kılındı…

Bütün bunlara rağmen yine de odcuya katılmayanlara “Yaylada durmasan da yılda bir kez içinden geç.” çağrısı yapıldı. Bu söz sonradan sağlık sebebi olarak yorumlansa da odcularla diğerlerinden uç noktadakiler arasındaki restleşmenin dilimize yansımasından ibarettir.

İnsanın kişiliğinin ve kimliğinin soyu sopu ile ilişkilerini anlatan “otu çek, köküne bak” deyimi vardır. Biz de öyle yaptık. 500 yıldır toprağa sağlam tutunan Oğuz’un otunu çektik, kökün sosyal ve kültürel tarihine baktık, çok şey gördük: Kültürümüzü, kök değerlerimizi ve kimliğimizi gördük. Odcu şenliğinin çayırla, çimenle, otla, ekinle bir alakasının bulunmadığını, çok yüksek bir sorumlulukla icra edilen sosyal barış projesi olduğunu gördük. Odcular etkinliğinin toplumsal kaynaşma ve kucaklaşmanın, birlik ve beraberliği pekiştirmenin, ana-baba ocağına saygıyı ayakta tutmanın, özbenliğimizi saran terbiye ve kültürün şenliği olduğunu gördük. Edirne’ye uzak duran bizimkilerin İstanbul’a yakınlaştıklarını gördük. İlk defa Oğuz merkezde başlayan odcu şenliğinin zamanla çevre köy ve beldelere de yayılmış olduğunu gördük…                                                                                                                                                 

Araştırma: H. İBRAHİM DEMİRCİ, Ocak-2020, Beşikdüzü