Diğer Haberler Son Dakika 

KORKU VE ÜMİT (HAVF VE RECÂ)

Müslümanlar, âlemlerin Rabbi olan Allah ile olan ilişkilerinde; havf ve recâ, yani korku ve ümit arasında yer alırlar. Allah’ın azabından korkup günahları terk ederler ve rızasını umarak da ona yakınlaşırlar. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bir gün ölüm döşeğinde yatan bir gencin yanına gider ve hâlini sorar. Genç, “Ey Allah’ın elçisi, ben Allah’ın rahmetini umuyor, ancak günahlarımdan dolayı da ahirete gitmekten korkuyorum” diye cevap verdiğinde Rasûlü Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu: “Bu haldeki bir kişinin kalbinde, korku ve ümit birlikte bulunduğunda, Allah ona umduğunu verir; korktuğu şeyden de onu korur” (Tirmizi).

Günah işlemek suretiyle kendine veya başkalarına zulmedenlerin şiddetli azaba uğrayacaklarını Yüce Mevla’mız bize bildirmektedir. Dolayısıyla mümin, “kalbim temizdir” bahanesiyle; Allah’ın emirlerini ihmal ederek kendini garantide görmesin! Zira en temiz kalbe sahip olan Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Müminler, Allah’ın azabının miktarını bilselerdi, hiçbiri cennete girmeyi ümit etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiçbiri O’nun rahmetinden ümit kesmezdi” (Müslim).

“Rahman” sıfatı ile bu dünyada her canlıya rahmet eden Allah, “Rahim” sıfatı ile ahirette sadece müminlere merhamet eden olarak kendini tanıtmaktadır. Kuran-ı Kerim’in birçok yerinde, çok bağışlayıcı ve çok merhamet sahibi olduğunu da bildiriyor: “De ki: “Ey kendilerinin aleyhlerine olarak haddi aşan kullarım. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah dilerse, bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir” (Zümer 53).

Bu ayet-i kerime, Allah’ın rahmet ve affının asla ümitsizliğe izin vermeyecek derecede geniş olduğunu bildiren ilahi müjde olarak değerlendirilir. Ayette, “Allah bütün günahları bağışlar” buyrulurken, Nisa suresinin 48 ve 116’ıncı ayetlerinde aynı ifadelerle, “kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başka dilediği kimseleri bağışlar” buyrulmuştur. Bu ifadeyi, Allah’ın bir taahhüdü olarak anlayıp da, inanan ile inanmayanın, tövbe eden ile tövbe etmeyenin, kendisine yönelen ile yönelmeyenin vb. bağışlayacağını düşünmek yanlış olur. Zaten bir sonraki ayette de, Allah’ın affına layık olabilmek için her şeyden önce O’na yönelip teslim olmak gerektiğine işaret edilmektedir.

Rahmetinin çok geniş olduğunu bildiren Allah, aynı zamanda kendisinin, intikam sahibi” olduğunu da bildiriyor: “Allah güçlüdür, kimsenin yaptığını yanına bırakmaz” (İbrahim 47). Allah Teâlâ, zalimlere dünyada mühlet verse bile; onları hem dünyada, hem de ahirette cezalandırma gücüne sahip olduğunu haber vermektedir.

Kendini garantide görmek veya ümitsiz olmak, kişiyi dininden çıkartır. Konuyla ilgili olarak ayet-i kerimelerde şöyle buyrulur: “Allah’ın ansızın gelen azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın azabından emin olamaz” (Araf 99). “…İnkâr edenlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez!” (Yusuf 87).

Mümin olarak, hiçbir zaman kendimizi garantide görmeyeceğiz, ama günahlarımızdan dolayı da Allah’ın rahmetinden ümidimizi kesmeyeceğiz. Bu konuyu Hz. Ömer’in şu sözü özetlemektedir: “Deseler ki, bu dünyada cehenneme girecek bir kişi var, ben olabilirim diye korkarım; ama cennete girecek bir kişi var deseler, ben olabilirim diye umutlanırım.”

İnsan, günah işlemeye yatkın olduğu gibi, iyiliği ve kötülüğü kavrayabilecek yeteneklerle de donatılmıştır. İşlediği günahlardan arınmak için, araya aracı koymadan, rabbine yalvarıp af dilemelidir. Günahların gönül dünyasını istila etmesine ve vicdanının kötülüklere karşı duyarsızlaşmasına müsaade etmemelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kalbimin bazen perdelendiği olur ve günde yüz defa rabbimden mağfiret dilerim” (Müslim). İşte, bir beşer olarak peygamber böyle anlaşılmalıdır. Yine Allah Rasulü’nün şu müjdesi, gönülleri ferahlatmaktadır: “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek ve tövbeleri sebebiyle mağfiret edeceği kimseler yaratırdı” (Tirmizi, Müslim).

Bir ömür süresince doldurduğumuz hayat kasetinin hesabını vereceğimiz yer olan mahşer, gerçek geleceğimizdir. Hesap günü, bütün sırlar ortaya çıkacak, insanın uzuvları kendisi aleyhine şâhitlik edecektir: “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder” (Yasin 65). “Nihayet oraya geldiklerinde, vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?” derler. Onlar da, “Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu” derler…” (Fussilet 20-21).

Yüce Allah, bütün yaptıklarımızdan haberdar olduğu halde, bizi yargılamak için bununla yetinmiyor. Her an yanımızda olan ve bütün yaptıklarımızı amel defterlerine yazmakla görevli, “değerli yazıcılar” olarak bildirilen, “kirâmen kâtibin” melekleri vardır (İnfitâr 10-11). Bununla da yetinmeyen Rabbimiz, bir de azalarımızın şahitliğine başvuruyor. Şüphesiz, en güzel adalet, Allah’ın adaletidir.

Ahirette; bütün amellerimizden, dünyada yararlandığımız nimetlerden, konuşmamız gerektiği yerdeki susmalarımızdan, susmamız gerektiği yerdeki konuşmalarımızdan; ibadet ve hayırlarımızın halisane veya başka niyetlerle yaptığımızdan hesaba çekileceğiz. O gün, istiğfar ile günahları bağışlatmanın ve helâlleşerek kul hakkını affettirmenin artık imkânı yoktur. Yüce Allah, bu konuda da bizi uyarıyor: “İnsan, başıboş bırakılacağını ve yaptıklarından hesaba çekilmeyeceğini mi sanıyor?” (Kıyamet 36). “Yapmakta olduklarınızdan dolayı kesinlikle sorgulanacaksınız” (Nahl 93).

Ömrünü, şeytanın ve beşerî arzularının tutsağı olarak geçiren bir insan, o gün, yaptıklarıyla yüzleştiğinde çok pişman olacaktır. Affedip etmemek Allah’ın bileceği bir iştir. Allah’ın rahmetinden ümidimizi kesmeyeceğiz; yeter ki, O’nun huzuruna çıkacak yüzümüz olsun! Fırsatımız varken, Hz. Ömer’in buyurduğu gibi, “hesaba çekilmeden evvel kendi nefsimizi hesaba çekmeliyiz.” Hesap günü, bütün insanların huzurunda, Yüce Allah’ın, “Ey Âdemoğulları! Size, “şeytana kulluk etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır; bana kulluk edin, doğru yol budur” dememiş miydim?” (Yasin 60-61) hitabına muhatap olanların durumunu düşünebiliyor musunuz? Ne kadar mahcup olunacak bir durum!

Toplumumuzda iyi niyet göstergesi olarak ölülerimizden “rahmetli” diye bahsederiz. Ölü hakkında “rahmetli” değil de, “Allah ona rahmet eylesin” demenin daha doğru olacağı söylenir. Çünkü rahmetli olup olmama konusunda takdir ve hüküm Allah’ındır. Biz sadece dua ederek temennide bulunabiliriz. Prof. Dr. Süleyman Ateş, “Müşriklerin cehennemlik oldukları müminler nezdinde açıklık kazandıktan sonra, akraba bile olsalar; peygamber de, müminler de onların bağışlanmalarını dileyemezler” (Tevbe 113) ayet-i kerimesini delil göstererek; ölen Müslümanlar için “Allah rahmet etsin”, gayrimüslimler için ise, “toprağı bol olsun” tabirinin kullanılması gerektiğini söylemektedir.

       (Yararlanılan Kaynaklar: TDV Kuran Yolu Tefsiri, Diyanet Hutbe-Korku ve Ümit Arasında Yaşamak)

       Hazırlayan: Bahtiyar Budak-Emekli Edebiyat Öğretmeni

En son Haberler