Diğer Haberler Son Dakika 

Her Şey Allah’ı Tesbih Eder

Dua, kulluğun simgesi ve başlı başına bir ibadettir. Bu nedenle sadece insana has bir olgu değildir. Kâinatta bulunan varlıkların hepsi hal lisanıyla Allah’ı tesbih eder. Toprağın bağrına atılan bir tohum, çatlayıp topraktan çıkabilmek ve güneşe doğru filizlenmek için dua eder. Yumurtaları üzerinde yatan kuş, yavruları için dua eder. Ağaçlar, mevsimi geldiğinde meyve vermek için dua ederler. Ama insanlar bunların hiçbirinin farkında bile değillerdir.

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. O halimdir, bağışlayıcıdır” (İsrâ 44). Ayet-i kerimede, evrendeki her varlığın Allah’ı övgü ile tesbih ettiği bildiriliyor ve onların tesbihini bizim anlayamayacağımız açıklanıyor. “O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” ifadesi, inkârcıların varlığına aykırı değildir. Çünkü bu ayette maksat, her insanın iman ederek Allah’ı hamd ile tesbih etmesi değil; her varlığının lisanı hâliyle Allah’ın varlığına şahitlik etmek ve O’nu hamd ile tesbih etme gerçeğidir. Bazı insanların inkârcı olmaları bu hükme aykırı değildir. Çünkü inkârcıların da ruhları, bedenleri, organları, trilyonlarca hücreleri vardır. Bütün bunlar, inkârcıların iradesi dışında Allah’ı hamd ile tesbih ve takdis etmektedir.

Kuran-ı Kerim’de, Allah korkusundan yarılan, dağlardan yuvarlanan taşlardan; gök gürültüsünün hamd ile Allah’ı tesbih ettiğinden haber veriliyor. (bk. Haşr 21, Bakara 74, Râd 13) “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever” (Buhari, Müslim) buyuran Hz. Peygamber, hayvanların da kendi dillerince Allah’ı zikrettiğini bildirmiştir. Allah’tan korkan taşlar, insanları seven dağlar, Allah’ı zikreden canlı veya cansız mahlûklar… Müminin kâinata bakışı budur!

Kuran’ın bildirdiğine göre kâinatta canlı cansız her şey Allah’ı zikir ve tesbih eder. Yerde ve gökte bulunan her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini de haber verir. (Bkz. Hadid 1) Bugünkü bilim ve teknik; cansız sayılan her şeyde, insanların farkına varamadıkları bir canlılık, bir şuurun olduğunu ortaya koymuştur. Etrafımızda gördüğümüz bütün eşyalar, bütün varlıklar, atomlardan meydana gelmiştir. Her atomun ortasında proton ve nötronlardan ibaret bir çekirdeği vardır. Bu çekirdeğin etrafındaki elektronlar akla şaşkınlık verecek bir hızla dönmektedir.

Maddenin en küçük birimi kabul edilen atom, içinde bulunduğumuz güneş sisteminin bir örneğidir. Atomun çekirdeğini güneşe, elektronlarını da yıldızlara benzetmek mümkündür. Atomların derinliklerine dalarsanız, bir zerreyi milyarlarca defa büyütürseniz, karşınıza koca bir âlem çıkar. Akıl almayacak kadar müthiş, acayip bir âlem. Bir atomun çapı milimetrenin on milyonda biri kadardır. Bir zerre içinde, bir güneş manzumesi gizlidir.

İster taş, ister toprak, ister su, ister demir, ister bakır; ne varsa onların hepsinin atomunda da aynı hadiseler cereyan etmektedir. Onların her birisinin atomunda baş döndürücü bir hızla dönen elektronlar; kendi yörüngeleri etrafında, saniyede milyonlarca defa döner dururlar. Böylece, hareket halinde olan varlıklar cansız değil, birer canlıdır ve kendi hâl lisanlarıyla Allah’ı tesbih ederler.

Mevlânâ, asırlar önce cansız sayılan bazı varlıkların nasıl dile gelip konuştuklarını örneklerle açıklamıştır: “Allah, seni bir avuç toprak iken nasıl insan yaptı? Bütün toprakları ve cansız sandığın şeyleri de böyle bilmek ve tanımak gerek. Gördüğümüz cansızların hepsi bu âleme göre, cansızdır, ölüdür; oysa hakikat âleminde onlar canlıdırlar. Burada susup dururlar; ama orada konuşacaklar. Allah onları, o taraftan bizim tarafımıza gönderince, Musa’nın asası gibi bize karşı ejderha olabilirler.

-148-

Dağlar, Hz. Davud’un sesine ses verir, O’nunla beraber ilahi okur; demir, O’nun avucunda mum gibi yumuşar. Rüzgâr Hz. Süleyman’a hamallık eder, O’nu taşır. Deniz, Musa’ya söz söyler, O’nunla konuşur. Ay, Hz. Peygamberin işaretini görünce ortasından ikiye ayrılır. Nemrut’un ateşi Hz. İbrahim’e gül bahçesi olur. (bk. Mesnevi 3. cilt).

“Göklerde ve yerde bulunan her şey ve bunların gölgeleri sabah akşam, isteseler de istemeseler de Allah’a secde ederler” (Râd 15). “Allah’ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmekte, Allah’a secde edip yere kapanmaktadır” (Nahl 48). Bu ayetlerde, inanmayanlara da mesaj vardır: Allah’a secde etmeyen kâfirlerin de gölgeleri Allah’a secde etmektedir. Bu vurguyla kâfirlerin ve müşriklerin simgesel temsilcileri olan gölgelerinin bile Allah’ı tanıyıp ona secde ettiklerine işaret edilerek onlar düşünmeye davet edilmiştir.

Yeryüzündeki cisimlerin gölgeli olmaları için, çok ince bir sanat tablosu söz konusudur. Bu gölgeler, 150 milyon km. uzakta olan güneşin ışıklarının beli bir kanun çerçevesinde yeryüzüne yansımasıyla meydana gelir. İnsanların, yere başını koyarak secde ettikleri gibi, güneş ışınları da gökten yeryüzüne gelip yüz sürerek secde etmektedir. Bu ışınların yeryüzü cisimlerine yansıması esnasında oluşan gölgeleri de yerlere yüz sürerek secde etmektedir. Bu husus, secde etmekten imtina edenler için ciddi bir derstir. Çünkü gölgelerin secde vaziyetine girmeleri, Allah’ın secde edilmeye layık tek mabut olduğuna simgesel bir şahitliktir.

Konuyla ilgili bazı ayet mealleri: “Görmez misin göklerde ve yeryüzünde bulunanlar; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu hep O’na secde etmektedir…” (Hac 18). “Görmez misin ki, göklerde ve yerde olanlar, havada kanatlarını açarak hareketsiz gibi duran kuşlar, Allah’ı tesbih ederler. Hepsi duasını ve tesbihini bilmekte, Allah da onların bütün yaptıklarını bilmektedir” (Nahl 41). “Göklerdekiler, yerdeki canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler. Onlar, yüceler yücesi bildikleri rablerinden korkar ve kendilerine buyrulanı yerine getirirler” (Nahl 49-50).

“Gök gürültüsü Allah’ı överek tenzih eder; O’nun korkusundan dolayı melekler de buna katılır…” (Râd 13). Gök gürültüsünün Allah’ı tesbih etmesi mecazdır. Aslında Allah’ı tesbih eden, gök gürültüsünü işitip yağmur bekleyen kullardır. Gök gürültüsü, kulların tesbihine sebep olduğu için tesbih ona isnat edilmiştir. Gök gürültüsü anlamına gelen “râd” kelimesi bir meleğin ismi, işitilen ses de o meleğin tesbihidir.

Gerek namazların sonunda gerek başka münasebetlerle yapılan tesbih ve zikirlerin tesbih taneleri vb. şeylerle sayılması asr-ı saadette ve sahabiler döneminde pek hoş karşılanmamış, bunun yerine parmakla sayılması tavsiye edilmiştir. Hz. Peygamber, hurma çekirdeği veya çakıl taşıyla tesbih ve zikirlerini sayan kadınlara bunu yapmaktansa, “Yaratıkları sayısınca Allah’ı yüceltir, tenzih ederim” demelerini öğütlemiş (Tirmizi), bir defasında, “Ey kadınlar topluluğu! Tesbihlerinizin hesabını parmaklarınızla tutun, çünkü ahirette onlar da sorguya çekilecek ve konuşturulacaktır” (Tirmizi, Ebu Davud) buyurmuştur. Abdullah b. Mesut, bazı kimselerin camide toplanıp ellerindeki çakıl taşları sayısınca tekbir, tehlîl ve tesbihte bulunduklarını haber alınca, bunların yanına gidip “Bu taşlarla günahlarınızı sayın, sevaplarınızın kaybolmayacağına ben kefilim” demiş ve onları bundan şiddetle menetmiştir. Ancak bu uygulama daha sonraları âdet haline geldiğinden, riyaya vesile kılınmaması ve dinî bir renge büründürülmemesi şartıyla kullanılmasında sakınca görülmemiştir.

(Yararlanılan Kaynaklarlar: TDV Kuran Yolu Tefsiri, Selçuk Üniversitesi 8’inci Milli Mevlana Kongresi, TDV İslam Ansiklopedisi)

En son Haberler

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.