Diğer Haberler Son Dakika 

Rüya

Rüya, “uyku sırasında zihinde beliren görüntüler” şeklinde tanımlanır. Ru’yet ile rüya arasındaki farkı ortaya koymak için birincisine, “uyanıkken göz ile görmek”; ikincisine ise “uykuda kalple görmek” şeklinde bir anlam verilmiştir. Rüya, bir şeyin gerçeği veya kendisi değil; o şeyin şekli, sureti, hayali veya misalidir. Türkçede iyi rüyalar için “düş”, kötü rüyalar için “kâbus” veya “karabasan” kavramları tercih edilmektedir.

Kuran-ı Kerim’de uyku, bir çeşit ölüm olarak nitelendirilmiştir (bk. Zümer 42). Uykuda belki ruh cesetten ayrılmaz ama zihin durgunlaşır, bunun sonucu olarak da tüm organlar hareketsiz hale gelir. Uyku insanın temel ihtiyaçlarındandır. İhtiyaç veya zorunluluk uykusu gibi âdetten olan tabiî uyku ile insanın bedenini güçlendirmek için uyuması, övülen uykular sınıfına girerken; tembellik veya zevk için uyumalar, “gaflet uykusu” olarak isimlendirilmiştir. Hz. Peygamber uykusunda gafletten korunmuş olduğunu “Gözlerim uyur ama kalbim uyamaz” hadis-i şerifi ile ifade etmiştir.

Rüyanın ortaya çıkışını tetikleyen hususlar arasında, geçmişin iyi veya kötü tecrübeleri, gelecek beklentileri ile bazı dış etkenler de olabilir. Rüyanın görülme zamanı, daha çok uykunun hafiflediği veya uyanmaya yakın zaman dilimidir. Bu yüzden hatırlanması mümkün olabilmektedir. Buhari ve Müslim’de geçen hadislere göre, Hz. Peygamber rüyayı üç kısma ayırmıştır: Birincisi, Allah’tan bir müjde şeklinde gelen sadık rüyalar; ikincisi, şeytandan gelen üzücü ve korkutucu rüyalar; üçüncüsü, kişinin kendisinden kaynaklanan rüyalar.

Şeytanın vesvesesi sonucu görülen rüyalar, kâbus veya karabasan denilen kötü rüyalar sınıfına girmektedir. Nitekim Hz. Peygamber, şeytandan olan kötü rüyalar için rüya kavramı yerine “hulm” kavramını kullanmış; rüyanın Allah’tan, hulmun ise şeytandan olduğunu bildirmiştir. (bk. Buhari, Müslim). Öte yandan kişilerin uyanıkken etkilendikleri veya önem verdikleri hususlardan kaynaklanan rüyalar içinde de kâbus şeklinde olanlar bulunabilir. Sözgelimi uyanıkken yaşanan çok korkunç veya iğrenç bir tecrübe, kişinin rüyasına bir kâbus gibi yansıyabilir. (Kaynak: Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ)

Kuran-ı Kerîm’de Hz. İbrahim, Yusuf ve Mısır hükümdarının gördüğü rüyalardan söz edilmekte (bk. Yusuf 4-5, 43, 100; Saffât 105); Resul-i Ekrem’in gördüğü bir rüyanın doğru çıktığı Allah tarafından bildirilmektedir (bk. Fetih 27). Kuran’da Hz. Yusuf’a rüyaların yorumunun öğretildiği (bk. Yusuf 6, 21); Hz. İbrahim, Hz. Yakup ve Hz. Yusuf peygamberlerin, gördükleri rüyaları tabir ederek bu yorum ışığında hareket ettikleri belirtilmektedir. (bk. Yusuf 4-6, Saffât 102). Hz. İbrahim’in, rüyasında, oğlunu kurban etmesinin istendiğini gördüğü (bk. Saffât 100-113) ; Hz. Yusuf’un rüyasında on bir yıldızın, ay ve güneşin kendisine secde ettiğini gördüğü ve bu rüya ile O’nun ileride peygamber olarak seçileceğine işaret edildiği (Yusuf 4-5) bildirilmektedir. Yine Hz. Yusuf’un, Mısır’da hapse atılması sırasında hapisteki iki gencin ve Mısır kralının gördüğü rüyaları yorumladığı (bk. Yusuf 99-100) da haber verilmektedir.

Cenâb-ı Hak, Bedir Gazvesi öncesinde Rasulüllah’a düşmanlarının sayısını rüyasında az olarak göstermişti (bk. Enfâl 43). Hz. Peygamber, 628 yılında gördüğü bir rüya üzerine ashabını umreye davet etmiş, bin dört yüz kişilik bir kafile ile yola çıkmışlardı. Müşrikler, onların Mekke’ye girmesini istemiyordu. Mekke’ye 17 km. mesafedeki Hudeybiye denilen yerde, Müşriklerle bir anlaşma yapıldı. Anlaşma gereği, o yıl Mekke’ye giremediler; ertesi yıl gelip umre yapabildiler. Böylece, Rasulüllah’ın gördüğü bu rüya, ancak bir yıl sonra gerçekleşmiş oldu (bk. Fetih 27).

Rasulüllah’ın, sabah namazından sonra sahabilere, “İçinizde rüya gören var mı?” diye sorduğu, varsa tabir ettiği (Buhari, Ebu Davud); güzel rüyaların anlatılıp tabir edilmesini hoş karşılamış, kötü rüyaların anlatılmasını ve tabir edilmesini istememiştir. Ezanı ilk önce rüyasında görenin Abdullah b. Zeyd b. Sa‘lebe olduğu ve Rasûlü Ekrem’in de bunu onayladığı bilinmektedir. Bu arada Hz. Ömer, Rasulüllah’a gelip aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü, ancak Abdullah b. Zeyd’in daha erken davrandığını bildirmişti. (bk. Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mâce, Nesâi).

Tefsir âlimleri, rüyanın oluşumunu genel olarak Zümer suresinin 42’nci ayetine dayanarak açıklarlar. Söz konusu ayette, Allah’ın ölmek üzere olanların canını aldığı, ölmeyenleri de uykularında bedenlerinden alıp kendilerinden geçirdiği; ardından ölümüne hükmettiği kimselerin canlarını yanında tuttuğu, ötekilerini belli bir süreye kadar salıverdiği bildirilmektedir. Âlimlerin büyük çoğunluğuna göre rüya; insanın ruhu ile gördüğü ve aklı ile idrak ettiği bir olaydır. (Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi).

Şeytanın, insanı korkutmak, ruhu sıkıntıya düşürmek veya mahzun etmek amacıyla müdahil olduğu rüyalar da vardır. Yüksek bir yerden düşmek veya insanı tesir altında bırakan kargaşa ve felâket sahneleri görmek gibi. Böyle rüyaların bir esası yoktur. Hz. Peygamber, “Sizden biriniz hoşuna giden bir rüya görünce, (bilsin ki) o, Allah Teâlâ’dandır. Bu sebeple Allah’a hamd etsin ve o rüyasını anlatsın. Hoşlanmadığı bir rüya görürse, o da şeytandandır. Onun şerrinden Allah’a sığınsın ve onu hiç kimseye söylemesin. O zaman o rüya kendisine zarar vermez” (Buhari, Müslim) buyurmuştur.

Harici bir tesirle görülen rüyalar, kişinin hâl ve hayâline bağlı olarak rüyasına akseden manzaralardır. Meselâ çok tuzlu yemiş olan bir kimsenin rüyada bolca su içmesi veyahut da zihnini fazlaca meşgul eden bir meselenin rüyasına girmesi gibi. Bu tür rüyalar asılsızdır ve tabiri yoktur. (Kaynak: Osman Nuri TOPBAŞ)

Peygamberler rüya ile amel etmişlerdir. Meselâ Hz. İbrahim, rüyasında oğlu İsmail’i kurban ettiğini görmüş, bunu uygulamak istemiş; ancak yüce Allah izin vermemiş, kendisine kurban etmesi için bir koç indirmişti. Hz. Yusuf, Mısır hükümdarının gördüğü rüyaya yaptığı yoruma göre amel etmiştir. Görülen rüyalar iyi, hayırlı ve dinî kurallara uygun ise, rüya bir işaret olabilir; dolayısıyla bu rüyaya göre hareket edilebilir. Eğer görülen rüya, kötü ve dinî kurallara uygun değilse, bu rüyaya göre hareket edilmez ve insanlara anlatılmaz. “Ben rüyamda gördüm” diye kötülük yapamazsınız, günah ve haram bir fiil işleyemezsiniz!

Rüyalar bazen açıktır, işareti nettir ve yorumu kolaydır. Bazı rüyalar açık değildir, şekillere bürünerek gizlenmiştir. Mısır hükümdarının rüyası gibi bazı rüyalar aynen görüldüğü gibi çıkabilir. Muttaki müminlerin rüyaları da çoğu zaman gün ışığı gibi açık ve berrak olabilir ve aynen meydana gelebilir. İyi rüyalar Allah’ın lütfu, kötü rüyalar ise şeytanın dürtüsüdür. Kişi iyi bir rüya gördüğünde, Allah’a hamd etmeli ve sadece sevdiği kimselere anlatmalıdır. Kötü bir rüya gördüğünde de, hemen Allah’a sığınmalı; kalkıp namaz kılmalı, yattığı yanı değiştirmeli ve rüyasını kimseye anlatmamalıdır. (Kaynak: Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ/ Diyanet İç Denetçisi)

Bir adam, Allah dostu bildiği bir zata giderek; Peygamber Efendimiz’i rüyasında görmeyi arzuladığını, bu konuda ne yapması gerektiğini sormuş. Allah dostu tebessüm ederek, içinde bolca tuz eritilmiş bir tas çorba içerek yatıp uyumasını tavsiye etmiş. Adam teşekkür ederek oradan ayrılmış ve denileni aynen uygulamış.

Sabahleyin, adam üzüntülü şekilde tekrar gelmiş; rüyasında dayanılmaz bir susuzluk hissettiğini ve bütün gece su aradığını anlatmış. Onu dikkatle dinleyen Allah dostu, tekrar tebessüm ederek şöyle demiş: “İşte, Hz. Peygamber’i rüyanda görmek istiyorsan, ona öylece susamalısın!”

HZ. İBRAHİM’İN RÜYASI VE KESMEYEN BIÇAK

Hz. İbrahim, oğlu İsmail ile hanımı Hacer’i Mekke’ye yerleştirmiş ve Filistin topraklarına geri dönmüştü. Hz. İbrahim, ara sıra Mekke’ye geliyor, oğluyla birlikte dağlara odun toplamaya, yiyecek bulmaya gidiyorlardı. Hz. İbrahim’in Mekke’de olduğu bir gece, rüyasında bir ses şunları söylüyordu: “Ey İbrahim! Allah, oğlun İsmail’i kurban etmeni emrediyor!”

Korkuyla uyanan İbrahim Peygamber, gördüklerinin gerçek olup olmadığını düşünür. Bu rüyanın Allah’tan mı, yoksa şeytandan mı olduğunu bir anda kestiremez. Fakat içine bir şüphe düşmüştür. Rüyayı, kurban bayramından iki gün önce (terviye günü) görmüştü. Ertesi gün, yani arefe günü yine aynı rüyayı görünce; bunun Allah’tan olabileceğini düşünmeye başladı.

Kurban bayramının birinci günü de yine aynı rüyayı gördü. Artık, rüyanın Allah’tan olduğuna kesin kanaat getirmişti. “Bu, Allah’ın bir imtihanı” diye düşündü. Bu, gerçekten de bir dostluk imtihanı idi. Dost, dostu için sevdiği her şeyini feda edebilmeliydi. Allah, O’nu kendine halîl (dost) olarak seçmişti. Şimdi de O’nun bu dostluğa lâyık olup olmadığını denemek istiyordu. Sevdiği en kıymetli varlığını, kendine kurban etmesini istemesi, bu yüzdendi. Ancak insanın, çok sevdiği birini gözden çıkarması pek kolay değildi. Onun için Allah, İsmail’i kurban etme emrini, doğrudan doğruya vermemiş; üç gece üst üste rüyasında göstererek yavaş yavaş, alıştırarak vermişti.

Hz. İbrahim, o sabah oğluna ip ve bıçak almasını, birlikte oduna çıkacaklarını söyledi. Bu onların her zamanki âdetleriydi. Hz. İsmail, hiçbir şeyden şüphelenmemişti. Yanlarına ip, bıçak ve balta alarak yola koyuldular. Mina mevkiine gelince, Hz. İbrahim gördüğü rüyayı yavaş yavaş oğluna anlatmaya başladı. Allah tarafından büyük bir imtihana tâbi tutulduklarını bildirdi. Babasının anlattıkları karşısında, İsmail’de en ufak bir üzüntü ve telâş görülmedi. Tam bir teslimiyet ve tevekkül içindeydi. “Babasına dedi ki: “Babacığım! Sana buyurulanı yap; inşallah beni sabredenlerden biri olarak bulacaksın” (Saffât 102).

Oğlunun bu cevabı, Hz. İbrahim’i hem sevindirmiş, hem de duygulandırmıştı. Yaşlı gözlerle ve büyük bir sevgiyle oğluna bakıyordu. Böyle bir oğul sâhibi olmakla iftihar ediyordu. Oğlunu sağ yanına yatırarak Allah’ın emrini yerine getirmeye hazırlandı. Bıçağı görerek acı duymasın diye oğlunun gözlerini bağlamıştı. Bu hâdise, şimdi Mina’da, kurbanların kesildiği mevkide cereyan ediyordu. Hz. İbrahim, “Ey Rabbim, işte emrini yerine getiriyorum” diyerek besmeleyi okudu ve bıçağı oğlunun boynuna sürttü. Fakat bıçak kesmedi. Çünkü Allah’ın muradı, Hz. İsmail’in kurban edilmesi değildi. Bu hadise ile İbrahim ailesinin sadakat ve sabırlarını, meleklere ve bütün insanlığa göstermek istiyordu. Bu bir dostluk ve bağlılık imtihanı idi.

Allah dostu olan Hz. İbrahim ile oğlu İsmail, en sevdiklerini Allah için verebileceklerini ispatlamışlar ve Allah’a bağlılıklarını tereddütsüz göstermişlerdi. Bu müthiş imtihanı en güzel şekilde kazanmışlardı. Hz. İbrahim, bıçağı yeniden İsmail’in boynuna sürtmeye hazırlanırken bir ses duydu. Konuyla ilgili ayet-i kerime şöyledir: “Ey İbrahim!” diye ona seslendik. “Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun. İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz. Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı” (Saffât 104-106).

Hz. İbrahim durdu, etrafına bakındı. Gökten Cebrail’in, boynuzlu bir koç ile yere inmekte olduğunu gördü. (bk. Saffât 107). Cebrail (a.s.), Hz. İbrahim’i tebrik ediyor; İsmail’in yerine onun kurban edilmesini söylüyordu. Hz. İbrahim, sonsuz bir sevinçle oğlunun gözlerini çözdü ve koçu kurban etti. Allah’ın bu büyük lütfundan dolayı devamlı şükür namazları kıldı. O günden beri, bütün Müslümanlar, Hz. İsmail’in kurtuluşunu kutlama ve Allah’a şükran borçlarını ödemek üzere, her sene aynı gün kurban keserler. (Kaynak: Sorularla İslamiyet).

En son Haberler

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.