Diğer Haberler Son Dakika 

KUL HAKKI VE HELALLİK

       Üzerindeki kul hakkından kurtulmak isteyen, eğer hak sahibini biliyorsa, ona hakkını vererek helalleşmelidir. Sadece tövbe edilerek kul hakkından kurtulma imkânı yoktur. Sadece ‘’hakkını helal et’’ demekle de helalleşme olmaz. Karşı taraf “helal olsun” derken, neyi helal ettiğini bilmelidir. Cenaze törenlerindeki tek taraflı helalleşme de insanı kurtarmaz. Eğer dünyada herhangi bir şekilde helalleşme olmazsa, iş ahrete kalır.

       Hiçbir bahane, gıybet ve dedikoduya meşruiyet kazandırmaz. Kâfirin dedikodusu bile haramdır. Manevi yönden, en büyük kul hakkı elbette gıybettir. Gıybeti yapılan kişiden helallik istenir, memnun etmeye çalışılır. Yine de hakkını helal etmezse; o zaman gıybeti kimlerin yanında yaptıysa, onların yanında o kişinin itibarını iade edici sözler söylenir ve onların aracı olması istenebilir. İftira attığı kişiden de özür dilemeli; ayrıca iftirayı duyanlara da gerçeği anlatmalıdır.

       Hz. Peygamber (s.a.s.), üzerinde kul hakkı bulunan kişilerin, hak sahibi olan mazlumlardan helallik almalarını öğütlemiştir. Bunun yapılmaması durumunda; hesap gününde haksızlık yapan kişinin salih amellerinin, haksızlığı ölçüsünde alınarak hak sahibine verileceğini; eğer verilecek salih amel bulunamazsa, o zaman da mazlumun günahlarının zalime yükleneceğini (Buhari) bildirmiştir. Yine Peygamberimiz, imkânı olduğu halde, zamanı gelmiş bir borcu ödemeyenlerin de kul hakkını girdiğini vurgulamıştır (Buhari).

       Görüldüğü üzere kul hakkı, kişinin cennet ya da cehenneme gidişinde önemli ölçüde belirleyicidir. Allah’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebali vardır. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyeni affetmemektedir. Çünkü ilâhî adalet, bunu gerektirir. Gasp, hırsızlık veya izinsiz alma gibi yollarla elde edilen haram para veya mal, sahipleri biliniyor ise kendilerine yahut mirasçılarına; bilinmiyor ise fakirlere veya hayır kurumlarına onların namına sadaka olarak verilmelidir. Ayrıca, yapılan bu kusurlardan dolayı da Allah’tan af ve mağfiret dilenmelidir.

       Gıybet, iftira gibi hak ihlallerinde, sahibine durumu anlatıp onunla helalleşmek en doğru yoldur. Ama bunu yapmak her zaman mümkün olmadığından ya da insanlar bundan çekindiklerinden; kendi adına tövbe edip hak sahibi namına da istiğfar etmek, dua etmek, hayır hasenat yaparak sevabını ona bağışlamak, bu tür hak ihlallerine kefaret olur.

       Âlimler, işlenen günahların tövbeden sonra amel defterinden silinmesi için, tövbekârın bazı telâfilere girişmesinin gerektiğini belirtirler. Günahlar kul hakkıyla ilgili olmayıp sadece ilâhî haktan ibaretse ve bunların içinde kazası mümkün farz ibadetler varsa, kaza edilmelidir. Kul hakkına yönelik olanlarda ise, Hz. Peygamber’in şu talimatı esas alınır: “Müslüman kardeşinin malına veya şeref ve namusuna yönelik günah işleyen kimse, altın ve gümüşün bulunmadığı gün gelmeden önce ondan helâllik dilesin. O gün, dünyada kötülük yapan kimsenin sevapları varsa, haksızlığı kadar alınıp mağdura verilir; yoksa onun günahından alınıp berikine yüklenir” (Buhari, Müsned).

       Kul hakkı konusunda, maddî veya manevî bir zarara yol açılmışsa o tazmin edilir. İşlenen kötülük kişinin haysiyet ve şerefine yönelik olup kendisinin haberi yoksa tercih edilen görüşe göre; bunları bildirip o kişiyi üzmek yerine, genel anlamda özür dileyerek bağışlanma istenir. Ancak kişinin gıyabında yapılan onur kırıcı konuşmaların aksinin aynı mecliste söylenip telâfi yoluna gidilmesinin gerekli olduğu şüphesizdir.

       Kuran’ın açık ifadesine göre Allah, dilerse bütün günahları affeder, bağışlar. Zaten her günah ya Allah hakkına, ya kul hakkına veya her ikisine tecavüzdür. Allah kendi hakkını dilerse bağışlayacağı gibi; yine dilerse, kul hakkını da bağışlar. Hakkına tecavüz edilmiş olan kula öyle ikramlarda bulunur ki, o kul; kendisine saldıranı bağışlar, ona hakkını helâl eder, Allah da bağışlar. Kulun hakkını alması, onu memnun etmek için değil mi? Kul memnun olduktan sonra sorun kalmaz. Maneviyat, ahiret işleri bizim değerlendirmemize göre olmaz ve ahiret mahkemesi de dünya mahkemesine benzemez.

       Kulun affa uğraması için tüm benliğiyle Allah’a yönelmesi, hatalarına gönülden pişman olup Allah’tan af dilemesi ve mümkünse gasp ettiği haklan, hak sahiplerine geri vermesi gerekir. Bu mümkün değilse, Allah’tan af diler. Allah dilerse onu bağışlar, ahirette cezalandırmaz. Ama haksızlığa uğramış olan kulunu da memnun eder.

       (Yararlanılan Kaynaklar: İlahiyatçı Yazar Mustafa ÖSELMİŞ–Üzerinde Kul Hakkı Olanlar, Din İşleri Yüksek Kurulu, Sorularla İslamiyet-Kul Hakkı ile Gelmeyin, Prof. Dr. Süleyman ATEŞ–Kul Hakkı Nasıl Silinir?)

       Hazırlayan: Bahtiyar Budak-Emekli Edebiyat Öğretmeni

       CENAZEDE ŞAHİTLİK VE HELALLİK

Ölen kimsenin, iyi bir insan olduğuna Müslümanların şahitlik etmesine tezkiye denir. Her Müslüman, öldüğünde hakkında güzel şehadette bulunulacak bir hayat yaşamaya gayret etmelidir. Müminin, mümin hakkındaki şahitliği, mahşer günü için de önemli bir belgedir. Bu nedenle tezkiyede, “ölüyü nasıl bilirdiniz?” sorusu sorulduğunda, gerçeğe aykırı beyanda bulunmak, bir Müslümanın en önemli vasfı olan güvenilirliğini tehlikeye sokabilir. Bu nedenle güvenilirlik sınırlarını bozmadan güzel ve iyi yönüyle şahitlik etmek gerekir.

       İyi olarak bilinen kişiler için “iyi biliriz” diye şahitlik etmek, kötü olarak bilinen kişiler için susmak, tanınmayan kimseler için ise “Allah rahmet eylesin” demek uygun olur. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ölülerinizi iyilikleriyle anınız, kötülüklerinden bahsetmeyiniz” (Ebu Davud, Tirmizi) buyurmuştur.

       Cenaze namazında cemaate, “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” sorusu, ölüden hakkı olanların hakkını alması ve ölenin ahirete temiz bir şekilde kul hakkı olmadan gitmesi için sorulur. Zaten cenaze namazının esprisi de, insanların ölen kişiye dua etmeleri ve mağfiretini dilemeleridir.

       Cenaze üzerinde hakkı olanların haklarını lafla değil, gönülden helal etmeleri gerekir. Zaten ‘’hakkını helal et’’ demekle de helalleşme olmaz. Karşı taraf “helal olsun” derken, neyi helal ettiğini bilmelidir. Eğer bir insan ölmeden önce hakkı olduğu kişiden veya öldükten sonra varislerinden hakkını istemiş ve alamamışsa; cenaze namazında hakkını helal etmeyebilir.

       Kimi zaman gururumuz, kimi zaman muhatabımızın hakkını helâl etmeyeceği endişesi; karşı taraftan helâllik isteme düşüncemizi ertelememize sebep olabiliyor. Rabbimizin, kul hakkını affetmediğini unutup gaflet içinde yaşıyor; çoğu zaman hakka girdiğimizin farkında bile olmuyoruz. Ne kadar hassas yaşarsak yaşayalım, helâlleşmeyi kabir kapısına bırakmak büyük hatadır. Asıl helalleşme, Rasûlüllah’ın uyguladığı gibi dünyada olmalıdır. Cenaze törenlerindeki tek taraflı helalleşme, insanı kurtarmaz.

       Halk arasında, kul hakkından kurtulmak için kılınan kul hakkı namazından bahsedilir. İslam dininde ibadetler, Allah ve Rasûlü tarafından belirlenmiştir. Kuran’da ve sünnette “kul hakkı namazı” diye bir namazdan söz edilmemiştir. Kişinin kul hakkından kurtulmasının yolu, hak sahibine hakkını vermesi ve onunla helalleşmesidir. Yaptığı zulüm için de Allah’a tövbe etmelidir.

       (Yararlanılan Kaynaklar: Din İşleri Yüksek Kurulu, Samsun Müftüsü Yrd. Doç. Dr. Hayrettin Öztürk–Cenazede Helallik, Prof. Dr. Süleyman Ateş-Sözle Helal Etmek Yeterli Midir?)

       Hazırlayan: Bahtiyar Budak-Emekli Edebiyat Öğretmeni

En son Haberler