GÖRÜNENİN ÖTESİNDEKİ HİKMET
İnsan, hayat yolculuğunda olup biteni anlamak ister. Başına gelen her olayın sebebini kavramayı, yaşadığı her acının hikmetini hemen görmeyi arzular. Oysa bazı hakikatler vardır ki, zahir ilimle kavranmaz. Allah’ın dilediği kullarına lütfettiği özel bir anlayışla idrak edilir.
Kehf Suresi’nin 60-82’nci ayetlerinde anlatılan Hz. Musa ile Hızır kıssası; insanın bilgi karşısındaki acizliğini, sabır imtihanını ve ilahî hikmetin derinliğini çarpıcı biçimde ortaya koyar.
Hz. Musa, Allah’ın kendisiyle konuştuğu, vahiy alan ve büyük mucizelerle desteklenen ulu’l-azm bir peygamberdir. Sahip olduğu ilim, insanlara doğruyu gösteren ve adaleti ayakta tutan zâhir ilimdir. Buna rağmen Yüce Allah O’na, ilmin mutlak olmadığını fiilen öğretir. Çünkü ilmin asıl sahibi Allah’tır. Kuran bu gerçeği açıkça bildirir: “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen biri vardır” (Yusuf 76).
Kuran’da Hızır, “Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan bir ilim öğrettiğimiz kul” (Kehf 65) olarak tanıtılır. Bu ifade, O’nun sahip olduğu bilginin, kitapla öğrenilen bir ilim olmadığını gösterir. Doğrudan Allah tarafından verilen bir hikmettir. İşte bu ilim, ledün ilmidir.
Ledün ilmi, olayların sadece görünen yönünü kapsamaz. Perde arkasındaki ilahî planı da bilmeyi ifade eder. Sebep-sonuç zincirinin ötesine uzanır. Bu bilgi, her kula verilmez. Allah’ın dilediği kullara bir lütuf olarak ihsan edilir.
Hz. Musa ile Hızır arasında geçen yolculukta yaşanan üç olay, zahir ilim ile ledün ilmi arasındaki farkı açıkça ortaya koyar. Bu olaylar; bir geminin delinmesi, masum görünen bir çocuğun öldürülmesi ve nankör insanların yaşadığı kasabada yıkılmak üzere olan bir duvarın onarılmasıdır.
Zahir ilme göre, bu fiiller yanlış ve adaletsiz görünür. Hz. Musa’nın itirazları bu nedenle haklıdır. Çünkü o, gördüğüyle hükmeden ve adaleti gözetmekle yükümlü bir peygamberdir. Ancak Hz. Hızır, olaylara sadece bugünün penceresinden bakmaz. Ledün ilmiyle yarını da görür.
Delinen gemi, zalim bir kralın gaspından kurtulur. Öldürülen çocuk, anne-babasını inkâr ve azgınlığa sürükleyecek büyük bir fitneden uzaklaştırılır. Onarılan duvar, yetim çocukların ileride sahip çıkacağı bir emaneti korur. Bu gerçek, Kuran’daki şu ilkeyi hatırlatır: “Sizin hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlı olabilir” (Bakara 216).
Hz. Hızır, yolculuğun başında Hz. Musa’ya “Sen benimle sabredemezsin” der. Böylece ledün ilminin sabır gerektirdiğine işaret eder. Bu ilim hemen açıklanmaz. Hemen anlaşılmaz. Sabır, ledün ilminin anahtarıdır.
Hikmet, aceleyle açılmaz. Zamanla ve teslimiyetle belirginleşir. Rasûlüllah’ın (s.a.s.) “Müminin her hâli hayırdır. Sevinçte şükreder, sıkıntıda sabreder” (Müslim) buyruğu, bu hakikati güzel bir şekilde özetler.
Kıssanın sonunda Hz. Hızır, yaptığı hiçbir işin kendi iradesiyle gerçekleşmediğini şu sözlerle açıklar: “Ben bunları kendi görüşümle yapmadım” (Kehf 82). Bu ifade, ledün ilminin özünü anlatır. Bu ilim, kulun benliğinden kaynaklanmaz. Allah’ın iradesine dayanır. Kul burada sadece bir vasıtadır. Bu yüzden ledün ilmi, kibir doğurmaz. Derin bir kulluk ve teslimiyet doğurur.
Hz. Musa’nın itirazları bir eksiklik sayılmaz. Onun peygamber olarak adaletle yükümlü oluşunun gereğidir. Bu kıssa, teslimiyetin aklı terk etmek anlamına gelmediğini öğretir. Aksine teslimiyet; kulun elinden geleni yapması, doğru bildiğini savunması ve sonucunu Allah’a bırakmasıdır. Zahir ilim adaleti ayakta tutar. Ledün ilmi ise hikmeti tamamlar.
Bugün hayatımızda yaşadığımız bazı olaylar, zahire göre anlamsız ve ağır gelebilir. Geciken dualar, kapanmayan yaralar, kayıplar ve hayal kırıklıkları… Belki de bunlar bizim için delinen bir gemidir. Belki farkında olmadığımız bir beladan korunmadır. Belki de ileride ortaya çıkacak bir hayrın sessiz hazırlığıdır.
İnsan, her zaman gördüğüne göre hareket etmez. Allah’ın bildirdiğine göre yürür. Kulun görevi her şeyi anlamak değildir. Anlayamadıklarını Allah’a havale edebilecek sabır ve teslimiyetle yol almaktır.
(Yararlanılan Kaynaklar: TDV Kuran Yolu Tefsiri, Diyanet-Hadislerle İslâm)

