TÜRKÇE İBADET OLABİLİR Mİ?
Kuran-ı Kerim’de, “Kuran’dan kolayınıza geleni okuyun” (Müzzemmil 20) buyrulduğu gibi; Hz. Peygamber (s.a.s.) de, bir sahabeye namazı tarif ederken, “Sonra, hafızanda bulunan Kuran’dan kolayına geleni oku” demiştir. Bu itibarla namazda kıraat, yani Kuran okumak; kitap, sünnet ve icma ile sabit bir farzdır.
Kuran, Allah’ın Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e indirdiği ilahî sözlerin adıdır. Bu indiriliş sadece anlam olarak değil, lafız yani kelimeler olarak da gerçekleşmiştir. Bu nedenle Kuran’ın ifade ettiği anlamı başka sözlerle anlatmak, hatta Arapça bile olsa farklı ifadeler kullanmak Kuran sayılmaz. Çünkü Kuran, Allah’ın indirdiği özgün sözlerdir. Başka sözlerle aktarılan anlam; Allah’ın kelâmı değil, onu aktaran kişin yorumudur.
Tercüme, bir sözün anlamını başka bir dilde dengi bir sözle aynen ifade etmek demektir. Oysa her dilin, başka dillerde bulunmayan ifade, üslup ve anlatım özellikleri vardır. Hiçbir tercüme, aslının yerini tutmaz ve hiçbir tercümede her bakımdan aslına tam bir uygunluk sağlanamaz. Bu nedenle Kuran-ı Kerim’in aslı ve tercümesi arasındaki fark, Yaratan ile yaratılan arasındaki fark kadar büyüktür. Çünkü biri Allah kelamı, diğeri ise yaratılan kulun âciz beyanıdır.
İslâm dini, evrensel bir dindir. Değişik dilleri konuşan bütün Müslümanların ibadette ortak bir dil kullanmaları onun evrensel oluşunun bir gereğidir. Herkesin, konuştuğu dil ile ibadet etmeye kalkışması, Peygamberimizin öğrettiği ve bugüne kadar uygulanagelen şekle ters düşeceği gibi, içinden çıkılmaz birtakım tartışmalara da yol açacaktır.
Türkçe namaz ile Türkçe duayı da birbirine karıştırmamak gerekir. Dua kulun Allah’tan istekte bulunması olup herkesin kendi dilinde dua yapması doğaldır. Diğer yönden, Kuran-ı Kerim’in en önemli özelliklerinden biri de icazdır. Yani az sözle çok şey anlatma sanatı olup sahip bulunduğu edebî üstünlük ve içerik zenginliği sebebiyle benzerinin meydana getirilememesidir.
Bir benzerinin ortaya konulması konusunda, Kuran, bütün insanlığa meydan okumuştur. (Mesela bk. Bakara 23-24, Hûd 13, İsrâ 88 gibi.) Ayetlerden, Kuran’ın bir benzerinin yapılamayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Bu itibarla Kuran tercümesi, Allah’ın kelamı sayılamaz, dolayısıyla namazda okunamaz.
Bir Müslüman’ın en azından namazda okuduğu Kuran-ı Kerim metinlerinin anlamlarını bilmesi ve namazda bunları anlayarak ve duyarak okuması son derece önemlidir. Ancak onun hidayetinden faydalanmak ve Allah’ın emir ve yasaklarını öğrenmek için Kuran-ı Kerim’in meal, tercüme ve tefsirleri okumanın hükmü başka; bu tercümeleri Kuran yerine koymanın ve Kuran hükmünde tutmanın hükmü başkadır.
Namazda ve ibadet olarak Kuran-ı Kerim asli lafızları ile okunur. Yüce Rabbimizin bize olan öğüt, buyruk ve yasaklarını öğrenmek, onun irşadından yararlanmak maksadıyla tercüme, meal ve açıklamaları okumak da çok sevaptır ve genel anlamı ile ibadettir.
19 Mart 1926’da, İstanbul Göztepe Camii İmam-Hatibi Cemal Efendi; namaz sırasında Kuran’ın Türkçe tercümesini okumuş, hutbe ve duayı da Türkçe yapmıştı. Şikâyet üzerine, durumu inceleyen dönemin Diyanet İşleri Başkanlığı Müşavere heyeti, imam-hatibi görevinden uzaklaştırmıştı.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkçe ibadetin yoğun biçimde tartışıldığı, Kuran tercümelerinin gündemde olduğu bir dönemde yaşanan bu olay; ülke çapında geniş yankı uyandırmıştı. Dönemin bazı gazeteleri ve milletvekilleri imamın uygulamasına destek vermiş; görevden alınması kamuoyunda sert eleştirilere yol açmıştı.
Eleştiriler üzerine bir açıklama yapan Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi; inkılapçılığın ayrı, namazın ayrı değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmış, namazda Kuran ayetlerinin Arapça olması gerektiğini belirten bir fetva vererek tartışmayı sonlandırmıştı.
(Yararlanılan Kaynaklar: Din İşleri Yüksek Kurulunun 04.12.1997 tarih ve 103 sayılı kararı, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Yıl 2007, Sayı 15).
Hazırlayan: Bahtiyar BUDAK–Emekli Edebiyat Öğretmeni

