ATATÜRK VE DİN
Atatürk’ün, topluma yeterince tanıtılamadığı kanısındayım. O’nu ilah gibi yüceltenler olduğu gibi, din düşmanı olarak yerenler de olmuştur. II. Abdülhamit için de benzer bir durum vardır. O, kimilerine göre cennet mekân, kimilerine göre de kızıl sultandır!
Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı, Atatürk’le ilgili bir soru üzerine şöyle diyor: “Atatürk konusunda yanlış bilgilendirmeler ve birtakım iftiralar vardır. O, İslamiyet ile değil, cehalet ile mücadele etmiştir. O’nun en büyük devrimlerinden biri, ilk Türkçe tefsir ve meali yaptırması olmuştur.”
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Dr. Bünyamin Okumuş, bir röportajında şöyle diyor: “Atatürk, dini bilgilerin halka doğru anlatılması için diyaneti kurmuştur. Atatürk’e dil uzatanlar daha iyi Müslüman olduklarını mı sanıyorlar? O, tarih sahnesinde olmasaydı; kulağınıza ezan mı okunurdu, yoksa bir kilisede vaftiz mi olurdunuz?”
Diyanet Vakfı tarafından uzmanlarca hazırlanan İslam Ansiklopedisi’nde Atatürk’e, “Mustafa Kemal Atatürk” başlığı altında genişçe yer verilmiştir. Konumuza ışık tutması açısından “Atatürk ve Din” başlıklı beşinci bölümü özetle sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Mustafa Kemal’in çocukluk ve gençlik yıllarında dönemin geleneklerine uygun olarak ailede, çevrede ve okulda yeterli dinî eğitim aldığı bilinmektedir. Yetişkinlik devrinde de din konusunda yerli ve yabancı kaynakları incelemeyi sürdürmüş, bu sayede İslâmiyet hakkında geniş bir bilgilere sahip olmuştur.
Atatürk’e göre din bir vicdan meselesidir ve herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Hiç kimse, bir başkasını ne bir dini ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayamaz. O, dinsiz milletlerin varlıklarını devam ettiremeyeceği düşüncesindedir.
Atatürk çeşitli konuşmalarında dinin insanları tekâmüle erdirmeyi amaçladığını, Allah’ın bunun için çok sayıda peygamber gönderdiğini, Hz. Muhammed’in son peygamber, Kuran-ı Kerîm’in de mükemmel bir kitap olduğunu ifade etmiştir. Bu konuda Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde 7 Kasım 1923 tarihindeki hutbesinde şöyle demiştir: “İnsanlara doğruluğun özünü vermiş olan dinimiz, son dindir. Kusursuz ve en mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeklere bütünüyle uyar ve uygun düşer.”
29 Ekim 1923’te kendisiyle görüşen Fransız gazeteci Maurice Pernot’a verdiği demeçte şöyle diyor: “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliğiyle dindar olmalıdır. Dinime, bizzat nasıl hakikate inanıyorsam buna da öyle inanıyorum…”
Mustafa Kemal dinin kutsal saydığı değerlere ve kavramlara olan saygısını her fırsatta ifade etmiştir. Meselâ, “Hz. Muhammed Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca kişi yürüyor. Benim adım, senin adın silinir; fakat o sonsuza kadar ölümsüzdür” sözleriyle İslâm peygamberinin insanlık tarihindeki yerine işaret etmiştir.
Dinin ana kaynaklarından öğrenilmesi gerektiğini düşünen Atatürk, toplumun en doğru bilgilerin yer aldığı Kuran tefsiri ve hadis kitapları ile aydınlatılması yönünde bazı girişimlerde bulunmuştur. Önemli dinî kaynakların Türkçeye çevrilmesi meselesi Atatürk’ün girişimleri sonucu meclise taşınmış; 21 Şubat 1925 tarihli bütçe görüşmelerinde meal ve tefsir faaliyetlerinde harcanmak üzere Diyanet İşleri Riyaseti bütçesine 20.000 lira ödenek aktarılmasına karar verilmiştir.
Bu girişimler sonucunda, Elmalılı Muhammed Hamdi’nin “Hak Dini Kuran Dili” adlı eseriyle Kâmil Miras’ın “Sahîh-i Buhari Tercümesi ve Şerhi” Diyanet İşleri Riyaseti tarafından yayınlanmıştır. Atatürk, Kuran’ın tercüme edilmesine gerekçe olarak şöyle diyor: “Türk milleti, Kuran’ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden ibadet ediyor. Benim maksadım arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu anlasınlar.”
Öte yandan Atatürk’ün emriyle camilerde Kuran’ın Türkçe meali de okunmuştur. Ancak meal namaz kılınırken değil, namazdan önce veya sonra Kuran’dan okunan kısımların manasının anlaşılması maksadıyla okunmuştur.
Atatürk’e göre din lüzumlu olduğu gibi, onun okullarda konunun uzmanlarınca ilmî yöntemlerle öğretilmesi de o kadar zorunludur. Bu sebeple müfredat programlarında her seviyeden vatandaşın anlayabileceği düzeyde, bâtıl inançlardan arındırılmış, dinin özünü ve hakikatini yansıtan dinî bilgilere yer verilmesini istemiştir.
Laiklik, Atatürk’ün düşünce sisteminin temellerinden biri olduğu kadar onun din anlayışının çerçevesini de belirlemektedir. Atatürk’e göre, laiklik sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil; bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğüne sahip olması demektir.
Atatürk, ülkenin geleceği için önemli gördüğü kurumların temellerini atarken Türk toplumunda dinin yerini ve önemini göz ardı etmemiştir. Türkiye’deki din hizmetlerinin geniş kitlelere ulaştırılması için bizzat kurulmasına öncülük ettiği kurumların başında Diyanet İşleri Başkanlığı gelmektedir. Bu bakımdan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Genelkurmay Başkanlığı ile aynı zamanda kurulması; Atatürk’ün din hizmetlerine ve dinî bilgilerin geniş halk kitlelerine ulaştırılmasına verdiği önemi göstermektedir.
Bütün bunlardan, Atatürk’ün dinin temel kaynaklarının doğru anlaşılmasına, ilmî yöntemlere dayalı din eğitimine ve laiklik ilkesine önem verdiği kadar din ve vicdan hürriyetine de önem verdiği anlaşılmaktadır. Dinî inanç ve ibadetler konusunda baskıcı ve yasakçı değil, özgürlükçü bir anlayışı savunmuştur.”
(Yararlanılan Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi-Mustafa Kemal Atatürk)

