Diğer Haberler Son Dakika 

ÂLİM BİLEN, ÂRİF TADAN KİŞİDİR!

     İnsan, bilmekle yola çıkar; anlamakla derinleşir, yaşamakla olgunlaşır. İslâm düşüncesi; bu yolculuğu anlatırken bilmenin farklı mertebelerine dikkat çeker ve bu mertebeleri en güzel şekilde “âlim” ve “ârif” kavramlarıyla ifade eder. Her ikisi de bilen insandır; ancak bilginin insanda bıraktığı iz, onları birbirinden ayırır. Biri bilgiyi zihninde taşır, diğeri o bilgiyi hayatına ve davranışlarına yansıtır.

     Âlim, ilim sahibidir. Okuyarak, dinleyerek, araştırarak bilgiye ulaşır. Kuran’ı öğrenir, hadisi bilir, hükmü ölçer, doğruyu yanlıştan ayırır. Olaylara daha çok dışarıdan bakar; sebep-sonuç ilişkileri kurar, sınıflandırır ve açıklar. Onun bilgisi emekle kazanılmıştır; aklın, zihnin ve disiplinli çalışmanın ürünüdür.

     Kuran-ı Kerim’de “Allah’tan ancak âlimler gereğince korkar” buyurulması; ilmin insana sadece bilgi değil, aynı zamanda sorumluluk ve korku kazandırması gerektiğini hatırlatır. Çünkü âlim olmak; bilmekten önce, bilginin emanetini taşımayı gerektirir.

     Fakat bilgi, tek başına insanı olgunlaştırmaya yetmez. Bilgi artar ama kalbe inmezse, insan hayata seyirci kalabilir. İşte bu noktada ârif ortaya çıkar. Ârif de bilir; ancak onun bilgisi, yalnızca okumakla ve duymakla sınırlı değildir. O, öğrendiği bilgiyi hayatına taşır; onu sadece bilmekle kalmaz, yaşar ve davranışlarına yansıtır.

     Görmek ve işitmek, insanı bilgilendirir; tatmak ise, dönüştürür. Âlim bilen, ârif tadan kişidir. Tatmak, olaya katılmaktır. Fakat bu katılım, her şeyi kendine dert edinmek değildir. Ârif, yaşadığıyla bütünleşir ama ona esir olmaz; bağlanır ama bağlanmanın kendisini bağlamasına izin vermez.

     Rahman suresinin ilk ayetleri, bu hakikati derin bir şekilde hatırlatır: “Rahman. Kuran’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.” (Rahman 1-4). Bu ayetlerde, öğretmenin yalnızca bilgi aktarmak olmadığı açıkça görülür. Anlama, anlamlandırma ve ifade edebilme yetisi de ilahî bir lütuftur. Âlim, kendisine öğretilen bilgiyi öğrenip taşıyan kimsedir. Ârif ise; bu bilginin insanın hâline, duruşuna ve yaşayışına dönüşmesini sağlayan kişidir. Biri, bilginin emanetçisi olurken; diğeri, o bilginin canlı şahididir.

     Âlimin uğraştığı alan ilimdir; ârifin yolu, marifettir. İlim, düşünce ve gözleme dayanır; marifet ise, sezgiyle ve iç idrakle doğar. Marifet çoğu zaman bir anda ortaya çıkar; insan onu nasıl bildiğini akılla izah edemez. Sanat alanında buna “ilham” denir. İlham, beklemekle ortaya çıkmaz; insanın kendini hazırlaması ve bütün varlığıyla bir konuya yönelmesi sonucunda, bir anda doğar. Fakat asıl ölçü, ilham geldiğinde insanın ne yaptığı ve ilham yokken nasıl bir ahlâk sergilediğidir.

     İnsan, kendisine verilen yeteneklerle hayatı boyunca bir kişilik inşa eder. Bu kişilik, dokunan bir kumaş gibidir; önemli olan üzerindeki süsler değil, dokusunun sağlamlığıdır. İnsanın iç dünyası, ilim ve marifetle sağlam bir temele oturmuşsa, hayatın zorlukları karşısında kolayca yıpranmaz ve dağılmaz.

     Bu yüzden eğitim meselesi hayati bir öneme sahiptir. Eskiden eğitimden sorumlu kurumun adının “Maarif Bakanlığı” olması boşuna değildi. Maarif, yalnızca bilgi aktarmayı değil, insanı irfanla yetiştirmeyi hedefler. Amaç, sadece bilen değil; aynı zamanda anlayan ve yaşayan insan yetiştirmekti. Günümüzde ise eğitim çoğu zaman ezbere, gözleme ve doğrusal mantığa indirgenmektedir. Oysa eğitimin asıl gayesi, genci hem bilgili, hem de bilge; yani hem âlim, hem de ârif olmaya hazırlamaktır.

     Âlim ile ârif arasındaki fark, bilmekle yaşamak arasındaki farktır. Âlim, bilgiyi sözleriyle öğretir; ârif ise yaşayışıyla örnek olur. Âlim yol gösterir, ârif o yolda nasıl yürüneceğini hissettirir. Asıl hedef, ilmi hikmetle birleştirmek olmalıdır. Bilgi, kalbe indiğinde hikmete dönüşür ve insanı Rabbine yaklaştıran gerçek bir nur hâline gelir.

     (Yararlanılan Kaynaklar: TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Kuran Yolu Tefsiri, Doç. Dr. Haluk Berkmen-Âlim ve Ârif, İmam Gazali, İhya-u Ulûmi’d-Dîn)

En son Haberler