ASHÂB-I SEPT’TEN İBRETLİK MESAJLAR
İnsan bazen günah işlemeye cesaret edemez; fakat ondan vazgeçmeye de razı olmaz. İşte tam o anda nefsi ona en tehlikeli yolu gösterir: Günahı terk etmek yerine ona bir kılıf bulmak… Vicdanını rahatlatacak bahaneler üretmek… Böylece Allah’ın koyduğu sınırları çiğnemediğini sanmak…
İnsan, başkalarını kandırabilir, çevresini aldatabilir; hatta yıllarca kendi vicdanını susturabilir. Fakat Allah’ı asla kandıramaz. Çünkü O, yalnızca yaptıklarımızı değil, onları hangi niyetle yaptığımızı da bilir.
Kuran-ı Kerîm’in anlattığı Ashâb-ı Sebt kıssası, bu gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyar. “Onlara deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Onlar cumartesi yasağını çiğniyorlardı. Cumartesi günü balıklar akın akın geliyor, diğer günlerde ise gelmiyordu. İşte onları, yoldan çıkmaları sebebiyle böyle imtihan ediyorduk” (Arâf 163)
Bu, sadece balık avlama yasağı değil; Allah’ın emrine kayıtsız şartsız teslim olmanın imtihanıydı. Fakat onlar emre boyun eğmek yerine onu aşmanın yollarını aradılar. Deniz kenarına havuzlar açtılar. Cumartesi günü gelen balıklar bu havuzlarda tutuluyor, ertesi gün gidilip toplanıyordu. Sonra da kendilerini şu sözle avutuyorlardı: “Biz cumartesi günü avlanmadık.”
Belki insanlar bu hileye aldanmıştı. Ama Allah yapılan işin şekline değil, özüne bakıyordu. Çünkü ilâhî hükümler kelimelerle oynanarak değişmez. Bir haramın adını değiştirmek onu helâl yapmaz. Hile, sadece insanın vicdanını susturur; Allah’ın hükmünü değiştiremez.
Kuran’da Allah’ın emir ve yasakları için sıkça “Hudûdullah” (Allah’ın sınırları) ifadesi kullanılır. Bu sınırlar insanı daraltmak için değil; onu kötülükten, pişmanlıktan ve felaketten korumak için konulmuştur. Sınırlar kaldırıldığında özgürlük değil, başıboşluk başlar; başıboşluğun sonu ise çoğu zaman hüsrandır.
Bu kıssa yalnızca geçmişte yaşamış bir topluluğun hikâyesi değildir. Asıl soru şudur: Bugün biz, Allah’ın sınırları karşısında nasıl bir tavır sergiliyoruz?
Bugün de günah çoğu zaman değişmiyor; sadece adı değişiyor. Faiz farklı kavramlarla meşrulaştırılıyor. Haksız kazanç “ticaretin gereği” denilerek normalleştiriliyor. Yalan “küçük bir mecburiyet”, gıybet ise “sadece sohbet” diye hafifletiliyor. İnsanlar dürüst görünmeye önem veriyor; fakat dürüst yaşamaya aynı hassasiyeti göstermiyor.
Aslında Cumartesi Halkı’nın deniz kenarında açtığı havuzlar, bugün insanların zihinlerinde açılıyor. Nefis her çağda aynı fısıltıyı yapıyor: “Yeter ki bir bahane bul…” Ne var ki tehlike bununla da sınırlı değildir.
Bir de Allah’ın koyduğu sınırları hiç önemsemeyenler vardır. Onlar için helâl ile haram arasındaki çizgi silinmiştir. “Zaman değişti, herkes böyle yaşıyor” gibi bahanelerle ilâhî ölçüleri hayatlarının dışına iterler. Oysa hakikat, insanların kabulüne göre değişmez. Allah’ın helâl dediği kıyamete kadar helâldir; haram dediği de kıyamete kadar haramdır.
İnsanı asıl felakete sürükleyen şey, günah işlemesi değil; günahı sıradanlaştırması, savunması ve sonunda doğruymuş gibi göstermesidir. Günahından rahatsız olan insanın tövbe ümidi vardır. Fakat günahını meşru gören insan, artık tövbeye ihtiyaç duymadığını düşünmeye başlar. İşte kalbin en ağır hastalığı da budur.
Cumartesi Halkı’nın yaşadığı toplumda insanlar üç gruba ayrılmıştı. Bir grup Allah’ın yasağını hileyle çiğniyor, bir grup onları vazgeçirmeye çalışıyor, bir grup ise sessiz kalmayı tercih ediyordu. Kuran, iyiliği emredenlerin şu sözünü de nakleder: “…Rabbimize karşı görevimizi yerine getirmiş olalım; belki onlar da sakınırlar” (Arâf 164).
Ardından ilâhî hüküm gelir: “… Kötülüğü önlemeye çalışanları kurtardık, haksızlığa sapanları da yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü dehşetli bir azap ile cezalandırdık” (Arâf 165).
Kötülüğe karşı duranların kurtarıldığını ve yasağı çiğneyenlerin cezalandırıldığını açıkça bildiren Kuran; sessiz kalanların akıbetini açıklamaz. Bu durum, kötülük karşısında duyarsız kalmamanın ne kadar önemli olduğunu göstermeye yeter.
“Kendilerine yasak edilen şeyde direnince onlara: “Aşağılık maymunlar olun!”’ dedik” (Arâf 166) buyuran Kuran, bu cezanın ayrıntılarını anlatmaz. Muhtemelen onlar, kendilerini maymunlar gibi aşağılık ve gülünç duruma düşürecek davranışları seçerek bunda ısrar ettikleri için; “Madem böyle olmak istiyorsunuz o halde böyle olun ve böyle kalın!” denmiş olabilir.
Bugün belki kimse deniz kenarında havuzlar kazıp balık avlamıyor. Fakat nice insanlar, Allah’ın hükümlerini aşmak için zihinlerinde görünmez havuzlar kazıyor. Kimisi bunu hileyle, kimisi umursamazlıkla, kimisi de “Bana ne!” diyerek yapıyor.
Ashâb-ı Sebt kıssası bugün de her birimize aynı soruyu yöneltiyor: “Ben gerçekten Allah’ın koyduğu sınırlara teslim olan bir kul muyum; yoksa nefsimin hoşuna giden şeyleri meşrulaştıracak yollar mı arıyorum?”
Bu soruya vereceğimiz samimi cevap, yalnızca dünya hayatımızı değil, ebedî akıbetimizi de belirleyecektir. Çünkü insanı kurtaracak olan, günahlarına güzel isimler bulması değil; Allah’ın sınırlarını gönülden kabul edip O’nun hükmüne teslim olmasıdır.
(Yararlanılan Kaynaklar: TDV İslam Ansiklopedisi, TDV Kuran Yolu Tefsiri)
